DON KİŞOT

9/9/2006 · Kategori: Roman



A. Dış yapı bakımımdan inceleme:

1. Romanın adı: Don Kişot
2. Yazarı: Miguel de Cervantes Saavedra
3. Yazar hakkında kısa bilgi:
Miguel de Cervantes Saavedra, baba tarafından Endülüslü, ana tarafındansa Yenikastilyalı bir ailenin çocuğudur. 1547’de çok muhtemelen 29 Eylül günü, üniversite şehri Alacala de Henares’ de dünyaya geldi. Miguel dördüncü çocuk olarak dünyaya gelmişti. Ailenin mali durumu pek parlak değildi.
Çok küçük yaştan beri şiire ve oyunculuğa merak duyduğunu, “Parnas’a Yolculuk” adlı manzum eserinde de bizzat anlatır.
1568 - Cervantes’in hayatında bir dönüm noktası olur. Bir kadın meselesi yüzünden bir düelloda birini yaralar. Olay mahkemeye intikal eder. Miguel hemen Madrid’i terk eder.Mahkeme Düellocuyu sağ elinin bilekten kesilmesine ve on yıl için İspanya krallığının sınırları dışına sürülmesine karar verir. Miguel İtalya’ya kaçar.
1570 - Napoli’de garnizonlanmış bulunan üçüncü İspanyol Alayında silahşör olarak kabul edilir. Şair kalemi bırakmış kılıcı almıştır eline…
1575 - Miguel İspanya’ya giderken Arnavut asıllı Türk korsanı Deli Memi’nin esiri olur. 5 yıl boyunca esir kalır. Tam dört kere firar eder. Başaramaz. 15 Eylül 1580’de istenen fidye olan 500 Escuda altınını bir rahip öder ve Cervantes kurtulur.
1580 - Madrid’e dönen Cervantes’in is arama çabaları başarısızlıkla sonuçlanır.
1583 - Cervantes sahne eserleri yazmaya başlar.
1584 - 12 Aralık’ta Cervantes, 18 yaşındaki Catalina de Salazary Palacios ile evlenip La Manoha vilayetine taşınır.Çocukları olmaz.
1585 - Bundan böyle adının sonuna bir de “SAAVESRA” ekleyerek Miguel de Cervantes Saavedra diye imza atmaya başlar. Karısını terk eder ve Sevilla’ya göç eder. Karısını terk ettiğinde 38 yaşındadır. Sonra yine bir araya gelirler.
1593 - Annesini kaybeder.
1595 - Cervantes bir şiir yarışmasına katılır, birinci olur ve gümüş kaşıktan olan ödülü kazanır… Aynı yıl babasını kaybeder.
1597 - Zimmetine bazı vergi gelirlerini geçirdiği ve başka yolsuzluklarda bulunduğu iddasıyla tutuklanıp Sevilla Kraliyet hapishanesine konulur. Burada “ Don Kişot” u yazmaya başlar.
1604 - Aile fertleriyle birlikte Valladcid şehrine göç eder ve orada “Don Kişot” u bitirir.
1605 - “Keskin Zekalı Manşlı Don Kişot” yayınlanır. Roman, daha yayınlandığı andan itibaren yok satar. 1607’de “Don Kişot” un 12.000 ‘den fazla basımı satılmıştır.
1614 - Cervantes “Don Kişot”un ikinci cildini yazar.
1616 - Aşırı şeker hastası olan Cervantes 22 Nisan‘da hayata gözlerini yumar.

4. Eserin baskı tarihi, basım sayısı: Eserin baskı tarihi ve basım sayısı verilmemiştir.
5. Sayfa sayısı: 450 sayfa






B. Muhteva bakımından inceleme :
1. Romanın özeti :
İspanyanın mancha ilinin bir köyünde fazla zengin olmayan Kişot adında soylu bir bey yaşarmış. Bizim soylu bey elli sırlarında, yapısı sağlam, vücudu ince, yüzü zayıftı. Sabahları erken kalkar ve avdan çok hoşlanırdı. Soylu bey boş kaldığı zaman şövalye romanları okumaya bayılırdı. Bu işi tutku ile yapar ve öteki işlerini çoğunu unuturdu.
Sözün kısası bizim soylu bey kendini okumaya iyice kaptırdı. O kadar ileri gitti ki. Verimli topraklarının bir kısmını satıp şövalye romanları aldı gece gündüz hiç durmadan okuyordu. Sonunda beyni sulandı. Zihni kavgalarla meydan okumalarla aşklarla tutkularla doldu. Devletin iyiliği ve kendi kişisel ünü için zıhını giyip bütün haksızlıkları gidermek ölümsüz bir ün kazanmak ve dünyayı dolaşıp gezginci şövalye olmaktan başka bir şey yapamayacağını inandı
Şövalyelik için ilk olarak dedesinin dedesinden kalma zıhı temizlemek oldu. Diğer eksiklikleri ise kartonla tamamlandı sonra ahıra gidip atını gözden geçirdi. Ona bir ad bulabilmek için tam olarak dört gün düşündü ve ona rosscinante adsını verdi. Atına isim bulduktan sonra sıra kendisine gelmişti. Kendisine isim bulabilmek için sekiz gün düşündü sonunda Donkişot adını buldu. Kişiliğini tamamladıktan sonra sıra aşık olacak bir kadın aramaya başladı söylenenlere göre kızını hiç haberi olmadan aşık olduğu genç ve güzel köylü kızını kendisine yavuklu olarak seçti. Kızın adı aldonzo laranzo idi. Ona dulcinea de Tosobo adını verdi.
Don Kişot kapısındaki bu tatlı fikirleri gerçekleştirmek için gecenin ikisin de yatağından kalktı zıhını giyip silahını kuşandı ve daha sonra ahıra gidip atını eğeledi. Ve şotasundan süratle uzaklaştı ve atının üzerinde sallana sallana gidiyor ve nasıl olsa yolda bir asil zadeye rastlayıp kendisine silah kuşatmaya razı edeceğine inanıyordu akşama doğru kahramanımız uzakta görkemli bir şato gördü.Fakat görülen şey yol kenarında ki bir handan başka bir şey değildi hana doğru yaklaştı.
Pek az sonra hancı kapıda görüldü şişman kurnaz bakışlı bir adamdı. Donkişot orada hancının önüne diz çöktü ve yalvardı
- Sayın dere beyi vali dedi. Kendisini şövalye ilan edip zıhını ona giydirmesini istedi.Hancı ona şövalye olabilmesi için onu hanın arkasına götürdü ve burada sabaha kadar nöbet tutmasını söyledi. Gece bir oyana bir buyana giderek geçti gün ağarmasına birkaç saat kalmıştı.
Sabah olduğunda hancı elinde bir hesap defteri aldı yanına iki köylü kadın ve yanan bir şamdan taşıyan küçük bir oğlan çocuğu ile Donkişot’un yanına gitti. Donkişot yere diz çöktü adam hesap defterini açarak orenus orenus dedi daha sonra kılıcı asil zadenin beline kuşattı. Hancı lütfen ayağa kalkınız şövalye dedi ve tören bitti.
Kahramanımız handan uzaklaşırken sevinçten uçmaktaydı kendisine bir seyis lazım olduğunu düşündü ve adı panza olan küçük bir çiftlikte oturan delikanlı geldi. Bu delikanlı şişman ve yerden yapma bir adamdı cesaretli bir parça eksikti.ormanda ilerlerken karşıdan güzel atlara binmiş bezirganları geldiğini gördü. Onlara sövüp saymaya başladı. Bezirganları uşaklarından biri bu sövüp saymaları cezaya ait bularak don kişot’un yanına gitti ve mızrağını üzerinde kırdı asil zade bu sapa yağmuruna dayanamadı. Yalnız kalınca ayağa kalkmaya çalıştı fakat başaramadı.
Don kişot’un ilk seferine tanık olan yol pek gelip geçeni olmayan bir yoldu. Komşusu Aldonzo yolda birinin yattığını gördü. Uzun uğraşlardan sonra şövalyeyi ayağa kaldırdı ve atına bindirip köyün yolunu tuttu. Bu adam Donkişot’un komşusu Pierre Aldonzoydu şövalyenin evine geldiler. Yeğeni pencereden başını uzattı ve amcasının aldonzonun atının üzerinde geldiğini görünce çok sevindi. Berber ve aldonzonun yardımıyla don kişotun atından indirilip yatağına götürdüler asil zadenin başına gelenleri öğrenmeye çalışanlar fakat onlara her şeyin de devlerle savaştığını ve onları kaçırdığından söz ediyordu. Ertesi sabah Donkişot’un derin uyuduğu arada papaz ile berber şatoya geldiler ve hizmetçiden kitap adasının anahtarını istediler kitapları camdan atarak yaktılar. Kitap odasının duvarını bi ustaya ördürdüler Donkişot’u uyandıktan sonra ilk işi kitap odasına yönelmek oldu fakat odasının kapısının yerinde görmeyince çok şaşırdı. Hizmetçisi ve yeğenini çağırıp kitap odasının nerde olduğunu sordu.
Yeğeni tüm kitapları şeytan götürdü ve giderken kapıyı bu hale getirdi dedi hizmetçiside onu destekledi
Evet efendimiz öyle dedi
Donkişot iyileştikten sonra sık sık sonça panzanın evine gidiyor ve ona şövalyelik mesleğini şon ve şerefini bahsederek kandırmaya çalışıyordu daha sonra ona savaş sırasında kazandığı topraklardan birazını vereceğini söyledi ve onu ikna etti. Donkişot iyice iyileştikten sonra sonca panzanın yanına gitti gideceği günü ve saati konuştular
İki dost sonra kararlaştırdıkları gün ve saatte yola çıktılar dağlar tepeler aştılar ilerde bir yel değirmeni gördüler Donkişot işte devler nasılda hain ve acımasızca kılıçlarını çekmiş bakıyorlar dedi sonca aman efendimiz karşımızda gördünüz devler değil sadece yel değirmeni desene Donkişot sus ben devler dediysem devlerdir dedi ve soncayı susturdu
Tehditler ve meydan okumalarla kılıcını çektiği gibi devlerin üzerine yürüdü. Hala devlere doğru koşuyordu yanlarına geldiğinde ise birinin üzerine atladı fakat bunun sadece bir yel değirmeni olduğu değil de dev olduğunu zanneden don kişotu değirmen çevirdi ve yere çarptı.ve ikinci hamlede de aynısı oldu sonca koşarak efendisinin yanına geldi değirmenciye Allah cezanı versin durdur şu değirmeni diye bağırdı efendisini yara içinde ayağa kaldırdı birkaç gün sonra don kişot iyileşti ve yola çıktılar
Yorulup uzandıklarını hissederek bir mola verdiler ve dinlenmeye çekildiler bu sırada bir serseri takımı zavallı sanco’nun zayıf eşeği ile ve Donkişot’un asil atı ile uğraşmaya başladılar. Donkişot yine tehditler ve meydan okumalarla haydutları üzerine yürüdü bu seferde haydutlardan dayak yemişlerdi adamların bu halde içeri girdiğini görünce gözleri iri iri açtı hancının karısı üç ayak boyunda minicik Avustralyalı bir hizmetçi ve hancını kızı Don Kişotun bir nuşanba içine sardılar ve yaralarını üzerinde tedavi ettiler.
Donkişot birkaç gün sonra seyisi sancadan biber, tuz, şarap ve zeytin yağı istedi bun ları bir kazan da kaynatıp bir ilaç yaptı ve içti. içtikten sonra bir süre kustu kendisini eskiden daha iyi hissetiğini söyledi sanco bendemi içsem bu içkiden efendim dedi iç dostum sonca dedi. Sanco kabın dibinde kalan son içkiyi birdi kişte içti ve sonra içinden çıkarmak için uğraştı.
Hancı masraflarınızı nasıl karşılayacaksınız dedi
Donkişot bir şövalye asla kaldığı bir handa para ödemez dedi ve handan çıktı hancı soncayı sıkıştırarak ondan para istedi kargaşayı duyan ilerdeki çalışanlar hancının yanına geldiler ve bu olayı kendilerine bırakılmasını istediler. Yere bir battaniye sererek sancoyu içine koydular ve havaya doğru atmaya başladılar sanconın feryatlarını duyan Donkişot uzaklaştığı şatoya geri döndü dostu sanco, panzayı alarak geri döndü. Ertesi gün kahramanlarımız yeni bir macera ile başladılar sonca panza ve Donkişot yürürken karşıdan atlılar ve boyunları zincirli kişilerin geldiklerini gördüler Donkişot mahkumlara yönelerek suçlarını sordu birincini suçu aşık olmaktı, ikincinin suçu şarkı söylemekti, üçüncünün suçu para kesesi çalmaktı, dördüncünün suçu borcunu ödememekti, beşincinin suçu ise diğerlerinin suçunun toplamından daha fazla idi.
Daha sonra Donkişot tüm mahkumların bırakılmasını istedi muhafızlardan biri bunun kralın emri olduğunu ve yapamayacaklarını söyledi Donkişot bir muhafızın üzerine atladı ve savaş başladı tüm mahkumlar zincirlerini kırarak muhafızlara saldırdı Donkişot ardından onlar için yaptıklarını gidip dulcine’ye anlatmalarını istedi ve onların üzerine çok gitti sonunda mahkumlara dayanamayıp Donkişot ve Soncayı taşladılar ve kaçtılar
Sonca panza burada fazla durmak istemiyordu muhafızların santa hermondad polis ile berber geri gelmekte gecikmeyeceklerine şüphe yoktu .bu yüzden efendisini ve kendisini bu hale getiren haydutlar sonca Donkişotun yanına koştu ve ona bir an evvel burada gitmelerini rica etti uzunca bir dil dökmeden sonra Donkişotçu buradan gitmeya razı etti ve yola çıktılar. Aksi gibi haydutlardan gines de passamond da bu tarafa doğru kacmış ve onların gideceği yerde kalmıştı gün ışığı ile birlikte sonca panzanın eşeğini alarak oradan uzaklaşmıştı Donkişot panzaya üç eşek süreceğini söyledi ve onu teselli etti atın üzerin de yolculuk ederken donkişotun aklına sevgilisi için bir dağda bir çok delik açan amadis de gavlez geldi ve dulcineye olan aşkını bu şekilde kanıtlayacağına inandı Sierra morena ormanına çekildi orada çile çıkarmaya başladı. Dulcine de Tosobo ya bir mektup yazarak soncanın bu mektubu ona götürmesini ve onun için yaptıklarını bir bir anlatmasını istedi mektubu bitirdikten sonra yüksek sesle okudu
sonca efendisini atı ile kısa sürede oraya indi orada berber ve papaz ile karşılaştı berber ve panza ona Donkişotun nerede olduğunu sordular sonca bunu söylememe hayatıma maal olur dedi papaz ona kızarak ona nerede olduğunu tekrar sordu efendi Sierra morena dağında çile çekiyor dedi. Panza ile berber Donkişotun yazdığı mektubu tekrar tekrar okudular ve uzun uzun düşündükten sonra bir çözüm yolu buldular.bir kız bularak Donkişotu döndürmeye karar verdiler.papaz akraba kızını getirmek için yola koyuldu. Berber kılık değiştirdi ve yola çıktılar.
Ormana geldiklerinde sonca önden giderek Donkişot’a geldiklerini haber verdi.daha sonra prenses Micamica Don Kişot’un yanına gelerek onda yüzünü güldürüp üzüntüsünü gidermek için yardım istedi fakat yüzünü güldürmesi için bir devi öldürmesi gerektiğini söyledi ve ertesi gün papaz, berber, prenses, sonca ve Don Kişot yola çıktılar.Akşama doğru hana yaklaştılar.
Ormana geldıklerınde sanco önden gelerek Donkişot a geldiklerini haber verdi. Daha sonra prenses mıco mıcam Don Kişotun yanına gelerek üzüntüsünü giderip yüzünü güldürmesini istedi.Fakat yüzünü güldürmesi için bir devi öldürmesi gerektiğini söyledi ve ertesi gün papaz,berber,prenses,sanco ve Don Kişot yola çıktılar.Akşama doğru hana yaklaştılar.Don Kişotu eve götürmek isteyen papaz ve berber oturup bir plan yapmaya koyuldular.Fakat ikisinin de aklına hiçbir şey gelmiyordu.Yanlarına gelen Dorothee (prenses mıco mıcam)ile bir plan yaptılar.Plan gereği bir at arabası kiralayıp üzerine de kafes yaptılar.Papaz ve berber hayalet kılığına girerek Donkişot’un odasına girdiler ve onu yatağa bağladılar. Donkişot uyanınca ona iyiliği için şan ve şöhretinin artması için yardım ettiklerini söylediler. Daha sonra Donkişot kafese konularak arabaya bindirildi ve köyüne getirildi.
Hizmetçisi ve yeğeni buna çok sevinmişlerdi.Sancoda eve dönmüştü.Ertesi sabah Don Kişotun yanına gitti ve ona vaat ettiği adayı sordu.Don Kişot:
_sana vaat ettiğim adayı vereceğim.Birkaç gün dinleyip sonra yeni seferlere çıkarız dedi.
Sanco artık her sabah Don Kişotun yanına geliyor onunla konuşuyordu.Papaz ve berber tekrar gitmeleri için önlem alarak şatoyu göz hapsinde tuttular.
Bir sabah yine sanco efendisinin ziyaretine gittiğinde onu odanın içinde gezinirken buldu.Don Kişot iyice dinlenmiş ve kendine gelmişti.Sanco ona ne zaman yola çıkacaklarına sordu.
_Dostlarım papaz ve berber şatoyu göz hapsinde tutuyorlar bu biraz zor olacak dedi.Sanco:
_Ben sizin eşyalarınızı parça parça dışarıya çıkarır ve bayırın altındaki koruluğa koyarım dedi.Bu planı Donkişot’a beğenmişti.Birkaç güne kadar Donkişotun tüm eşyalarını dışarıya çıkarttı.Don Kişot yeğenine atını gezdirmesi için sancoya vermesini istedi.Ve sanco atı da alarak koruluğa götürdü. O gece Don Kişot her kes uyuduktan sonra şatodan ayrıldı. Ve sanco ile birlikte Tosobo köyünün yolunu tuttular Don Kişot’un tekrar şatodan ayrıldığını öğrenen papaz ile berber onu tekrar getirebilmek için plan yaptılar. Berber bir şövalye kılığına tome ise seyis kılığına girerek onun bulunduğu ormana gittiler. Berberin Dulcine’de Tosobo için söylediği sözlere tahammül ederek savaşmaya başladı. Bir mızrak darbesiyle yere düşürdüğü şövalyenin kaksını açıp yüzüne baktığında dehşete düşmüştü bu dostu berberdi ama bunun büyücü Fleston’un bir oyunun olduğunu düşünde ve onu öldürmedi.Ve ona ölene kadar Dulcine de Tosobo nun esiri olduğunu ve her gittiği yerde onun kahramanlıklarından bahsederse canını bağışlayacağını söyledi.
Ardından Donkişot ile seyisi sanco hiç vakit kaybetmeden yeni maceralara atılmak için Saragoza nın yolunu tuttular.
İki gündür saragoza yollarındaydılar fakat hiçbir macerayla karşılaşmadılar.İlerlemeye devam ederken karşılarına Don Dıegue de miranda adında bir yolcu çıktı. Bu insan çok dürüst ve iyi bir insandı Donkişot’la tanışıp sohbet ederek yola çıktılar bir süre sonra karşılarına iki atlı çıkmıştı. Donkişot onların önüne gelerek dur emrini verdi. Arkasından arabanın sahibi durdu ve Donkişot ona sorular yöneltti adam arabanın içinde iki kafes olduğunu ve kafesin içindede iki aslan olduğunu söyledi Donkişot ona emir vererek kafesin kapılarını açtırdı. Aslanın karşıda elinde kılıcı ve keskin bakışlarıyla duruyordu.Aslan sağa sola baktıktan sonra kafesın dibine döndü.Donkişot aslanın ondan korktuğu için savaşmadığını düşündü ve sevindi.Sanco ve Miranda çıktıkları tepeden inip Donkişot’un yanına geldiler.Donkişot’sa bundan sonra unvanını Aslanlar şövalyesi olarak değiştirdi. Miranda oradan uzaklaşarak kendi yoluna gitti.
Don Kişot ve sanco tekrar yola çıktılar.İki gün sonra karşıdan 4 kişinin geldiğini gördüler. Bunların ikisi bayağı köylü ikisi ise öğrenciydi.Donkişot onlara yaklaştı ve nereye gittiklerini sordu. Öğrenciler bir düğüne gittiklerini söylediler.Düğün yörenin en zengin çiftçisinindi.kızın adı quterıa adanın ki de camachoydu.Biraz ayak üstü sohbet ettikten sonra köyün yolunu tuttular.Hava kararmıştı fakat düğün yarı meşalerle gündüz gibi aydınlatılmıştı. Donkişot ve sanco biraz ileri gidip geceyi büyük bir tarlanın üzerinde geçirdiler. Sabah olduğunda düğün yerine geldiler.Herkes şaşkın bir halde onlara bakıyor ve gelenlerin kim olduğunu birbirlerine soruyorlardı.
Quiteria ve Gamacho gelirken öğrencilerin Donkişot’a bahsettiği quiteria’ya deliler gibi aşık olan Basilio onların önüne geçti düğün alanı büyük ibr sessizlik kapladı Basilio bir hancer cıkararak göğsüne sapladı ve yere yığıldı. Bir ara Basilio gözlerini araladı ve konuştu. Donkişot bunun daha fazla ızdırap çekmeyip ölmesi için olisio’ya manevi olarak evlendirilmesini önerdi papazda bu fikri kabul ederek onları evlendirdi ve birden bire Basilio ayağa kalktı herkes şaşırmıştı. Bu oyulmuş bir tavuk göğsünden başka bir şey değildi. Bu bir savaş hilesi idi Gamaçhonın adamları onların üzerine yürümesi ile Donkişot onlara bir çok tehditler savurdu. Gamaçho ve adamları korkup geri çevirdiler. Basililo ise Donkişot ve Sancoyu evine davet etti. Donkişot ve seyisi Basilio’nun evinde birkaç gün misafir kaldıktan sonra bir sabah bir sabah izin alarak yola koyuldular
Kahramanlarımız yollarına devam ederler. Bundan sonra da başlarından bir çok macera geçer. Daha sonra Donkişot yemyeşil bir ovada ava çıkmış güzel bir kadına rastlar. Kadın düşeş ile eşi dük, maceracılarımızı şatolarına kabul ederler dük bir ada sahibidir. Adası için bir vali aramaktadır. Don Kişot da silahşoruna bir ada valiliği vaat ettiğinden Sanşo’ yu o adaya vali ilan ederler. Fakat Sanşo valilik işini en dazla bir hafta sürdürebilir tabii bu sırada düşeş ile dük kahramanlarımıza bir çok oyunlar oynarlar.
Günlerden bir gün Don Kişot ile silahşoru tekrar maceralarına atılmak için yola çıkarlar. Yine her zaman olduğu gibi gidecekleri yolun yönünü Rossinante’ ye bırakırlar. İki gün boyunca hiçbir macera yaşamazlar fakat üçüncü gün bir kasabaya gelirler. Kasaba San Jan karnavalini kutlamaktaydı. Herkes garip kıyafetler giydiğinden kimse Don Kişot ile Sanşo’ yu yadırgamadı. Hemen kahramanlarımızı aralarına aldılar ve bir güzel dans ettiler. Tam o sırada atına binmiş bir şövalye eğlenceyi bölerek Don Kişot’a yine kendi sevgilisinin Dülsine’den güzel olduğunu itiraf etmek için onu savaşa zorlar. Fakat Don Kişot’ un bilmediği şey, bu şövalyenin yine Karrasko olduğudur. Karrasko, eğer yenecek olursa, kahramanımız evine çekilip bir süreliğine silah almayacak ve şövalyelikten vazgeçecekti. Don Kişot kabul eder ve savaşı kaybeder. Karrasko, don Kişot’un şövalyelik kanunlarına tamamıyla uyacağını bildiğinden hemen köyüne döner. Bu arada kahramanımız silahşoru ile birlikte son derece üzgün olarak kasabasının yolunu tutar ve evine gider. dan sonra Don Kişot’ un sağlığı çok kötüye gider. Daha zayıflar. Fakat aklı başına gelir. Yaptığı deliliklerden pişmanlık duyar. Gün geçtikçe daha fenalaşır. Sonunda hayata iyileşmiş bir şekilde gözlerini yumar.
2. Romanın Konusu: İnsanların, olayları oldukları gibi değil kendi istedikleri gibi kabul etmesi
3. Romanın Anafikri: İnsanların, olayları kendi istedikleri gibi kabul etmesi genelde yanlış anlaşılmalara yol açar. Bu nedenle kişiler yaşadıkları olayların olumlu sonuçlanmasını isterlerse gerçekçi olmaları gerekir.
4. Romandaki Kişiler
a ) Ana Kahraman : Bu romanda ana kahraman gerçekte bir asilzade olan Don Kişot’ tur. Don Kişot ince uzun boylu, zayıf yüzlü bir adamdır. Cılız bir atı vardır. Kitap okumayı çok sever. Sürekli şövalyelik kitapları okur ve zamanla aklını kaybeder. Kendisinin bir şövalye olduğunu ve şövalyelik görevlerini yerine getirmek için Tanrı tarafından gönderildiğini düşünür. Şövalyelik yüzyıllar önce bittiği halde Don Kişot bu unvanı tekrar yaşatmak için yola çıkar. Karşılaştığı her kişiyi veya nesneyi kitaplarındaki düşmanları zannedip onlara saldırır. Bu arada da cılız atının mahvolmasını sağlar. Don Kişot tüm kötülüklere karşı, adalet için savaştığını düşünür fakat ortada hiçbir şey yoktur.
b ) Diğer Kişiler
1. Sanşo Panza: Sanşo Panza, Don Kişot’ un bir komşusudur. Kısa boylu şişman bir adamdır. Bir eşeği vardır. Kendisi çiftçidir ve çok saf bir insandır. Don Kişot Sanşo’yu kandırır. Bir adanın valiliğini vaat eder. Sanşo kanarak çoluğunu çocuğunu terk eder ve eşeği ile birlikte yola çıkar.
2. Tobasa’lı Dülsine: O, delicesine aşık olunan kadının ta kendisidir. Dülsine bir hayal gücü ürünüdür. Somut olarak mevcut değildir.
3. Berber Nikolay
4. Rahip Efendir
6. Don Kişot serisinden 600 kadar şahıs vardır. Bunlar Rönesans sonları İspanya’ sının akla gelebilecek hemen hemen her türlü mesleklerden gelme figürlerdir. Asilzadeler, burjuvalar, köylüler, rahipler, çingeneler, çobanlar, hırsızlar, komedyenler, askerler, devlet memurları, köy papazları, berberler, Yahudiler, Mahribi Müslümanları, Türk korsanları, paşalar, Osmanlılar, beyler ve maceraperestler gibi
5. Romanda Olayların Geçtiği yerler
Don Kişot, İspanya’ da Manş eyaletinin Argamasilla d’Alba kasabasında yaşamaktadır. Uzun yıllar boyunca sürekli şövalyelik kitapları okur. Aklını kaybeder. Böylelikle şövalyeliği tekrar yaşatmak için yola çıkar. Don Kişot, yemyeşil ovalardan geçer, yüksek dağlara çıkar, derin ormanlara girer, serin pınarların dibinde istirahat eder. Sürekli bir yerden bir yere gitmek durumundadır.
6. Romanda Zaman
Romanda zaman 1590’lardır. Yani o zırhlı şövalye devirlerinin sona ermesinden bu yana yüz küsür sene geçmiştir.
8. Plan
Giriş: Don Kişot, İlk defa yola çıkar ve bir hancı tarafından şövalye ilan edilir. Hancı şövalyenin eve dönmesini önerir. Don Kişot dönerken atında düşer ve bir köylü tarafında eve getirilir…
Gelişme: Don Kişot, hancının önerdiği gibi bir miktar para ve bir köylü olan Sanşo Panza’ yı silahşoru olarak yanına alır. Tekrar yola çıkarlar…
Sonuç: Don Kişot Ve Sanşo Artık son kez evlerine dönerler. Bundan sonra Don Kişot hastalanır ve ölür.

Tanzimat Sonrası Edebiyat Akımları

5/9/2006 ·

  

                                   ---  EDEBİYAT AKIMLARI  ---
---  YEDİ MEŞALECİLER   ---
      Milli edebiyatçıların gerçekçilikten ve içtenlikten uzak, yurt sevgilerine karşı içtenliği savunan yedi genç sanatçının oluşturduğu topluluk. 1928'de yayınladıkları "Yedi Meşale" adlı yapıtta yazılarını biraraya getirmişlerdir.
*  Yedi Meşale adında ortak bir şiir dergisi çıkararak, Türk şiirine yeni bir ufuk açmaya çalıştılar.
*  Beş hececileri eleştirdiler ve onlara karşı çıktılar.
* Batı edebiyatını, özellikle Fransız edebiyatını kendilerine örnek alıp, izleyeceklerini söylemelerine rağmen beş hececilerin yolundan gitmişlerdir.
*  Topluluk şu sanatçılardan oluşmuştur: Ziya Osman Seba, Sabri Esat Siyavuşlugil, Kenan Hulusi, Yaşar Nabi Nayır, Cevdet Kudret Solok, Muammer Lütfi ve Vasfı Mahir Kocatürk.
 
 ---  BEŞ HECECİLER  ---
    Şiire 1. Dünya Savaşı ve Millî Mücadele yıllarında başlayan, Mütareke yıllarında  şöhret kazanan hececiler, Anadolu'yu ve vasat insan tipini şiire soktular. Memleket sevgisi, yurt güzellikleri, kahramanlık ve yiğitlik, işledikleri başlıca konulardır. Hecenin bu beş şairi millî edebiyat akımından etkilenmiş ve aruzu bırakarak şiirlerinde heceyi kullanmaya başlamışlardır. Bunda da oldukça başarılı olmuşlardır.
*  Şiirde sade ve özentisiz olmayı ve süsten uzak olmayı tercih etmişlerdir.
*  Beş hececiler, şiire birinci dünya savaşı ve milli mücadele döneminde başlamışlardır.
*  Beş hececiler, ilk şiirlerinde aruz veznini kullanmışlar daha sonra heceye geçmişlerdir.
*  Şiirde memleket sevgisi, yurdun güzellikleri, kahramanlıklar ve yiğitlik gibi temaları işlemişlerdir.
*  Hece vezni ile serbest müstezat yazmayı da denediler.
*  Mısra kümelerinde dörtlük esasına bağlı kalmadılar yeni yeni biçimler aradılar.
*  Nesir cümlesini şiire aktardılar ve düzyazıdaki söz diziminin şiirlerde de görülmesi beş hececiler de çok rastlanan bir özelliktir.
*  Beş hececiler şu sanatçılardan oluşmuştur: 
Faruk Nafız Çamlıbel, Yusuf Ziya Ortaç, Enis Behiç Koryürek, Halit Fahri Ozansoy, Orhan Seyfi Orhon.
   
  ---  GARİPÇİLER  ---
  *  1940'ta Garipçiler adıyla çıkan topluluğun ortaya koyduğu bir sanat anlayışıdır.
  *  Şiirde her türlü kurala ve belirli kalıplara karşı çıkmışlardır.
  *  Şiirde ölçü, kafiye ve dörtlüğe karşı çıkmışlardır.
  *  Şiirde şairaneliği, mecazlı söyleyiş ve sanatları kabul etmediler.
  *  Süslü, sanatlı dile karşı çıkıp sade bir dil kullandılar.
  *  Şiirde o güne kadar işlenmedik konuları ele aldılar.   
  *  Konuşma dili ile günlük sıradan konuları işlediler.
  *  İşledikleri konular günlük hayattan sıradan insanların problemleri, yaşama sevinci ve hayattaki bazı                 garipliklerdir.
  *  Halk deyişlerinden yararlanmışlar, toplumsal yergiye yer vermişlerdir.
Garipçiler: Orhan Veli, Melih Cevdet Anday, Oktay Rıfat Horozcu’nun oluşturduğu bir topluluktur.
Onlara göre şiir, her yerde görülen basit şeyleri anlatmalıydı. Alaycı ve nükteciydiler. Aydınları bırakıp halka yöneldiler. Şiirde, ölçü, kafiye, bent gibi durumlar yok sayılmıştır. Serbest şiir egemen olmuştur.
Dil, sürekli bir özleşme ve arınma çabasındadır. Roman ve hikayede serim, düğüm, sonuç bölümleri umursanmamıştır. Şairaneliğe kaçmadan, mecazsız yazdılar. Soyut temalar yerine ekmek derdi, günlük şeyler işlendi. “ Konunun bayağısı yoktur, ancak işleyişte bayağılık vardır.” diye düşünürler.
En çok görülen temalar: yaşama sevinci, tabiat sevgisi, çocukluğa dönüş, ölüm, insan sevgisi, aşk.
*-*-*  1941 yılından sonra Türk şiirinde görülen ve öncülüğünü Orhan Veli KANIK, M.Cevdet ANDAY, Oktay Rıfat üçlüsünün yaptığı edebiyat akımı. Bu üç şair, şiirde sürüp gitmekte olan aşırı duygusallığa, şairaneliğe, basmakalıp söyleyişe başkaldıran şiirlerini toplayarak Garip adında bir kitap yayımladırlar.
    Bu şiirlerdeki yenilikler nelerdi peki ? Bu şairler neye karşı çıkıyor, neyi değiştirmek istiyorlardı ?  Garipçiler diye adlandırılan bu şairler, yeni bir şiir anlayışı getiriyor, şiirimizin yapısında köklü değişiklikler yapmak istiyorlardı. Onlara göre; şiirden uyak atılmalıydı. Uyağın işlevi, ilkel insanın şiiri aklında tutmasından başka bir şey değildi. Bugünkü insan ilkel olmadığına göre, uyağın işlevi kalmamıştı ve kaldırılmalıydı. Uyakla beraber her türlü söz ve anlam sanatı da bırakılmalıydı. Gerçekte bu sanatların amacı, doğayı değiştirme, nesne ve varlıkları olduğundan başka bir şekilde göstermektir. Bu yol bugüne kadar yüzlerce sanatçı tarafından denenmiş, edebiyata bir şey kazandırmamıştır. Bunun gibi, hece ölçüsü de, aruz ölçüsü de gereksizdir. Ölçüye bağlanma yaratıcılığı engeller. Ayrıca şiir, duygudan çok akla dayanmalı, duygunun yada duyarlılığın ürünü olan şairanelikten arındırılmalıdır. Bu arındırma; müzik ve resim gibi öteki sanatlardan gelen tüm öğeleri de içermelidir. Daha doğrusu, geleneksel şiirin benimsediği herşey, yeni şiirin dışında tutulmalıdır. Şiirde önemli olan anlamdır. Bu anlamda çoğunluğun tadına
varabileceği bir nitelik taşımalıdır. Bugüne değin yalnız varlıklı kesimlere seslenmiş olan şiir, artık çoğunluğa seslenmelidir. Bu bakımdan şiire özgü bir dil yoktur, halkın dilinde ve yaşamında bulunan her sözcük şiire girer. Bu görüşler Garip şiirinin niteliklerini de oluşturmuştur.
    Ölçüsüz, uyaksız, söz ve anlam sanatlarından soyunmuş, çıplak, yalın anlatımlı bir şiirdir bu. Dize örgüsü yönünden de değişik bir yapısı vardır. Konusunu sıradan bir insanın yaşamından almıştır. Dili de alışılmış şiir dilinden ayrılıklar gösterir. Örneğin " nasır, kundura" gibi sözcükler şiire sokulmuştur. Böylece şiirin dili yapaylıktan, kitapsallıktan kurtulmuştur. Şiir bütünüyle duyguya değil, akla dayandırılmış, şairanelikten olabildiğince uzaklaştırılmıştır.  Başlangıçta yadırganmıştır bu tutum. Alaya alınmış, tepkiyle karşılanmıştır Garipçiler'in şiiri. Ancak bu alay ve tepki giderek azalmış, bu şiirin yandaşları çoğalmıştır. Hececi, halkçı, öz şiirci ve serbestçiler arasından da bu akıma kayanlar çıkmıştır. Öte yandan bu yıllarda şiir yazmaya başlayanların tümü Garip şiirini örneksemişlerdir. Bu örneksemeler arttıkça, kişiliklerin ayrılığını yansıtmayan, kumaşı aynı tezgahta dokunmuş tek tip bir şiir çıkmıştır ortaya. "Şiirsiz şiir" üretmek ortak bir tutuma dönüşmüştür. Bu eğilim 1950'li yıllara kadar sürmüştür. Gerçi Orhan Veli ve diğer arkadaşları şairaneliği yıktıktan, yerleşik beğeniyi sarstıktan sonra  kimi şiirlerinde karşı çıktıkları öğelere yeniden dönmüşlerdir. Çünkü girişimlerinin şiiri nasıl bir noktaya ulaştırdıklarının farkına varmışlarıdr. Bu konuyla ilgili olarak Orhan Veli 1949 yılında şunları söylemektedir :
Şiirlerimizin yadırganışı sadece alışılmış kalıpların dışına çıkışımızdan değil, çıkmak isteyişinden, bunda ayrı bir keyif buluşundandı. Gayretimizin nasıl bir sebebe ulaştığını anlayınca biz de yumuşar gibi olduk. Gelgelelim, bu arada şiire girmiş olan bazı şeyler, şiirin öz malı imiş gibi, yerleşti kaldı. Bunlardan biri eski şiirin yüksekten konuşmasına karşılık, şiire sokulan, alelade konuşma; bir de eski şiirin büyük konularının, büyük heyecanlarının yanı başında yer alan, küçük alelade olaylar, küçük alelade insanlardı. İlk niyat hiç bir şeyin şiir dışı kalmamasını sağlamaktı. Ama, bu yeni şiir yavaş yavaş yayılıp bir çok kimse tarafından tutulunca iş değişti. Genç okur yazarlar, hatta bu işle uğraşanlar, sandılar ki şiir yalnız  küçük olayların, yalnız alelade bir dille anlatılmasından meydana gelir. Böyle böyle bu basitlik, bu aleladelik şiirin bir tarafı, bir şartı oldu.
    Garip şiirinin kolayca tutunuşunda içerdiği kolaylığın büyük payı olmuştur. Ayrıca bu şiir serbestçilerin şiiriyle de, kimi yönleriyle uyuşuyordu. Çünkü, Garipçilerin gerçekleştirmek istediği, şairaneliği yıkma, çalışan geniş yığınların şiirini yaratma, ölçüye bağlanmama, günlük dile yaslanma, doğal ve içten olma, insan ve toplum sorunlarına yönelme başta Nazım Hikmet olmak üzere serbest şiire yönelmiş öteki şairlerinde ardından koştukları özelliklerdi. Buna karşın aralarında kimi ayrılıklarda vardır. Garip şiiri coşku ve söylev havasından uzak bir söyleyişle; üstü kapalı, yergici bir tutumla toplumsal sorunlara eğilirken; Nazım Hikmet ve onun çizgisinden ilerleyenler bunu açıktan, coşkuyla yapmaya girişmişlerdir.
  ---  İKİNCİ YENİ HAREKETİ  ---
Türk şiirinde 1950'den sonra GARİP akımına ve 1940 kuşağının toplumsal gerçekçi şairlerine tepki olarak doğan, değişik imge, çağrışım ve soyutlamalarla yeni bir söyleyişi amaçlayan şiir akımı. Garipçilere tepki olarak 20. yüzyılın ikinci yarısı doğan, özellikle şiirde anlama değil, ses güzelliğine önem veren bu akım, Batı'da gerçeküstücülerin kullandıkları bilinçaltını harekete geçirme yönteminden faydalanır. Sözcükler arasındaki anlamsal bağlantıları kopararak yeni yeni görüntüler yaratma yolunu seçen İkinci Yeni akımının temsilcileri arasında ilk akla gelen isim Cemal Süreya'dır.
İkinci Yeni adını ilk kez MUZAFFER ERDOST kullandı. 
İkinci yeniciler; şiirde öykü öğesini dışlayarak imgeye, hayal gücüne ve duyguya ağırlık verdiler.
Daha çok bireyin toplumdaki yalnızlığı, sıkıntıları, çevreye uyumsuzlukları gibi temalara ağırlık verdiler.Dönemin siyasi baskısından kaçmakla ve biçimcilikle eleştirildiler. Belli  başlı  isimleri:  
CEMAL SÜREYA
EDİP CANSEVER
TURGUT UYAR
ECE AYHAN (İKİNCİ YENİNİN KEŞİŞİ DERLER)
OKTAY RİFAT
METİN ELOĞLU
TURGAY GÖNENÇ
SEZAİ KARAKOÇ
ÖZDEMİR İNCE
ÜLKÜ TAMER
AHMET OKTAY
KEMAL ÖZER
      İkinci yeni şiirde görülen özellikleri şöyle sıralayabiliriz:
İkinci yeniciler, alabildiğine hayalcidirler.
Konuşma diline sırt çevirmişlerdir. Serbest çağrışıma dayanan şiirleri kopuk kopuktur. Tesadüfen seçilmiş kelime veya cümlelerin alt alta sıralanmasıyla şiirin oluşturulduğu intibahını verirler.
Genelde cümle yapıları bozuktur. Bir boşvermişlik havası hakimdir. 

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

Türkçe'nin Rekorları

1/9/2006 ·

Temel Rekorlar
En uzun kelime: muvaffakiyetsizleştiricileştiriveremeyebilecekleri mizdenmişsinizcesine (70) (Açıklama sayfanın altında.)
TDK�deki en uzun kelime: kuyruksallayangiller (20)
En uzun palindromik kelime: esneyemeyense (13)
Tersten okunduğunda da anlamlı olan en uzun kelime: ıralamamalara, aralamamaları (13)
Art arda çifter çifter en çok harf bulunduran kelime: maatteessüf (4)
En uzun bir sesli bir sessiz giden kelime: mücadelecileşiveremeyebileceğimizin (35)
Harf tekrarı içermeyen en uzun ekli kelime: hüpletiyormuşsanız ve hödükleşmiyorsanız (1

Harf tekrarı içermeyen en uzun eksiz kelime: konseptüalizm (13)
Sadece bir harfi farklı olan en uzun eksiz kelime çifti: mahrumiyet, mahkumiyet (10)
Alfabemizin ilk 14 harfi ile yazılan en uzun kelime: affedicideki (12) (İsmet Keskinsoy)
Alfabemizin son 14 harfi ile yazılan en uzun kelime: tutuşturtuşumuzunmuş (20)
En uzun kısaltma: İYSSKSİİD (9)
(İş Yerinde Sağlık, Sağlık Korunması ve Sigorta İle İlgili Danışma (Komitesi).
En çok anlamı olan kelime: çıkmak
(TDK�de 58 anlamı sayılmış)
Aynı kökene sahip olup en çok farklı şekilde kullanılan kelime: hakan, han, kaan, kağan (4)
Farklı köklere sahip olup en çok anlamı olan kelime: karın (4)
(Dört anlamı: kar kelimesinin 1.tekil şahıs iyelik hali, karmak fiilinin 2. çoğul şahıs emir hali, karı kelimesinin 2. tekil şahıs iyelik hali, karın kelimesi.)
En çok anlamdaş: tuvalet, ayakyolu, memişhane, apteshane, kenef, hela, yüz numara, kademhane (


Bir harfi en çok içeren kelimeler:
alafrangalaştıramayacaklardansalar (13)
beybabalaşabilen (4)
seccadecileşecekmişsinizcesine (5)
çiçekçiymişçesine (4)
didindirdiklerimizdendir (6)
gelenekselleştiriveremeyebileceklerdenseler (15)
gepgergin (3)
dağdağasızlığa (3)
hahhah (4)
sıkıntısızlaştırıcılığınızın (11)
kişiliksizleştiricileştiriverebileceklerimizdenmiş sinizcesine (16)
janjan (2)
kikirikleşecektik (5)
tellallaşılabilmeli (7)
mükemmelleşemememmiş (7)
anneanneninkininsin (9)
otokontrolsüzleşiyor (5)
hötöröf (3)
muharrirleştirivermişlerdir (7)
hassasiyetsizleşseymişsin (6)
şişikleşmişmiş (5)
tattırttıktan (6)
unutturuculuğumuzunmuş (10)
düşündürttürücülüğümüzünmüş (11)
verevleşivermek (3)
yayımlayamayayım (5)
lezzetsizleşemezseniz (5)

Harf Sayıları2 harften oluşan en uzun kelime: ememememe (9)
3 harften oluşan en uzun kelime: yamayamamaya, yamayamamama (12)
4 harften oluşan en uzun kelime: mayalayamamamla (15)
5 harften oluşan en uzun kelime: mayalayamamalıyım (17)
İçindeki her harf birden fazla geçen en uzun kelime: serserileşememişlerse (21)
İçindeki her harf tam ikişer kez geçen en uzun kelime: kükürtatarının (14)
(kükürtatar: kükürtlü buhar çıkaran ve üzerinde kükürt biriken alan)
İçindeki bütün harfler ya bir ya da iki kez geçen en uzun kelime: törpüleyemiyormuşsanız (22)
İçinde en çok sayıda farklı harf bulunduran kelime: gölcükleştiriyormuşsanız (20)

Sesliler Ve Sessizler
Sesli / sessiz oranı en yüksek kelime: aile, iade (3/1)
Sessiz / sesli oranı en yüksek kelime: sfenks, sprint (5/1)
Ardarda en çok sesli: suiistimal, maaile (3)
Ardarda en çok sessiz: angström (5)
Bir seslinin bir kelimede en çok kullanımı (başka sesli yok): badanalayamayacaklardansalar (12)
Bir sessizin bir kelimede en çok kullanımı (başka sessiz yok): anneannenin (6)

Sadece birer harfleri farklı olan ve aynı eki taşımayan en çok kelime:
3 harfli: ban, can, çan, dan, fan, han, kan, lan, pan, san, şan, tan, van, yan, zan (15)
4 harfli: kaba, kaça, kafa, kaka, kala, kama, kana, kapa, kara, kasa, kaya, kaza (12)
5 harfli: kabın, kaçın, kadın, kalın, kapın, karın, kaşın, katın, kayın (9)
(kabın: kap + tamlayan eki; kapın: kapı + iyelik eki; katın: katmak eylemi 2. çoğul kişi emir kipi.)
6 harfli: sarmak, sarmal, sarmam, sarman, sarmaş, sarmaz (6)
7 harfli: çekinik, çekinim, çekinin, çekinip, çekinir, çekiniş, çekiniz (7)

En çok anagram:
3 harf: aks, ask, kas, sak (4)
4 harf: aksı, asık, askı, ıska, kası, kısa, sakı, sıka (

5 harf: çakır, çarık, çarkı, çıkar, çıkra, çırak, kaçır, kıraç, arkçı, ırkça (10)
(Son iki kelimeyi İsmet Keskinsoy gönderdi.)
6 harf: kelime, ekilme, eklemi, melike, kileme, ekelim, emekli, ekimle, ekmeli, lekemi (10)
7 harf: akıldır, aklıdır, alırdık, darılık, kaldırı, kalırdı, kıladır, kılardı, lakırdı (9)

Harf sırası:
Harfleri sıralı olan en uzun kelime: dekorsuz (

(Bu rekor, TZV Oyun'99 Yarı Final sınavında soru olarak çıktı.)
En çok sessiz harfi sıralı olan kelime: bıçaklamanız (7)
Harfleri ters sıralı olan en uzun kelime: Soğdca (6)
En çok sessiz harfi ters sıralı olan kelime: yatırmak (5)
Harfleri sıralı olan en uzun cümle: Aç değil mortuz. (13)
Harfleri ters sıralı olan en uzun cümle: Vur, on mıh feda! (12)

Atasözleri ve deyimler:
En uzun atasözü: Abdal ata binince bey oldum sanır, şalgam aşa girince yağ oldum sanır. (57)
En kısa atasözü: Aç ayı oynamaz. (12)
En uzun sıfat-deyim: huyu huyuna suyu suyuna uygun (25)
En uzun fiil-deyim: Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan olmak (42)
En uzun söz-deyim: Geline oyna demişler, yerim dar demiş; yer göstermişler, yenim dar demiş. (59)

Özel isimler:
En uzun ad: Abdulmuttalip (13)
En uzun soyad: Kocakethüdaoğullarından (23)
(Mehmet ~, Balıkesir telefon rehberinden)
En çok ad: Hasan Hüseyin Kerem Uğur Arda (4)
En sık rastlanan ad soyad: Mehmet Yılmaz
En sık rastlanan aynı ad soyad: Yılmaz Yılmaz
(Son iki rekor için kaynak ÖSYM'nin veritabanıdır.)
En uzun il adı: Afyonkarahisar (14)
En uzun ilçe adı: Şereflikoçhisar (15)
En uzun cadde, sokak adı: Profesör Doktor Muammer Aksoy Caddesi (26)
(Ankara-Bahçelievler eski 2. Cadde.)

Başka bir dilde farklı bir anlamı olan en uzun sözcük:
Almanca: kalender (
(Almanca'da "takvim")
Fransızca: piller (6) (Fransızca'da "yağmalamak")
İngilizce: deliver (7) (İngilizce'de "dağıtmak")
İspanyolca: rey (3) (İspanyolca'da "kral")
İtalyanca: usare (5) (İtalyanca'da "kullanmak")
Latince: hasta (5) (Latince'de "mızrak")

En uzun kelime için açıklama: Kötü amaçların güdüldüğü bir öğretmen okulundayız. Yetiştirilen öğretmenlere öğrencileri nasıl muvaffakiyetsizleştirecekleri öğretiliyor. Yani öğretmenler birer muvaffakiyetsizleştirici olarak yetiştiriliyorlar. Fakat öğretmenlerden biri muvaffakiyetsizleştirici olmayı, yani muvaffakiyetsizleştiricileştirilmeyi reddediyor, bu konuda ileri geri konuşuyor. Bütün öğretmenleri kolayca muvaffakiyetsizleştiricileştiriverebileceğini düşünen okul müdürü bu duruma sinirleniyor, ve söz konusu öğretmeni makamına çağırıp ona diyor ki: "Muvaffakiyetsizleştiricileştiriveremeyebilecekler imizdenmişsinizcesine laflar ediyormuşsunuz ha? ..."

Yorum (yok) Yorum yaz!

Bazı önemli sanatçılar ve eserleri

24/8/2006 · Kategori: Edebiyat

DİVAN EDEBİYATI  (13 YY-18 YY)

 

Hoca Dehhani’yle bu dönem başlamıştır.

 

13.YY

Hoca Dehhani, Sultan Veled

 

14.YY

Ahmedi: İskendername ( mesnevi)

Aşık Paşa: Garipname (nesir)

 

15.YY

Şeyhi: Harname (satirik mesnevi) Hüsrev-i Şirin (mesnevi)

 

16.YY

Baki (Sultanü’ş-Şuara- şairlerin sultanı): Dini konuda hiç yazmamış  Kanuni Mersiyesi

 

Fuzuli :Azeri lehçesiyle, dini konularda yazmıştır. Leyla vü Mecnun(mesnevi), Su Kasidesi,    Şikayetname (mektup)                                                                      

 

Bağdatlı Ruhi :Terkib-i bentleriyle meşhurdur.

 

17. YY

Nef’i : Hiciv şairidir.  Siham-ı Kaza.

Nabi: Hikemi tarzın kurucusudur. Didaktik türde verdiği eserlerinde öğütler vermiştir. Hayriye (mesnevi),  Hayrabad (mesnevi),  Münşeat (mektup)

 

18. YY

Nedim: Mahallileşme akımının temsilcisidir. Hece ölçüsüyle bir türkü yazmıştır. Şarkı türünde eserleriyle tanınır.

Şeyh Galib: Dini tasavvufi konularde eser vermiş. Hüsn-ü Aşk (mesnevi)

 

DİVAN EDEBİYATINDA DÜZ YAZI TÜRLERİ

 

Mercimek Ahmet (15.yy): Kabusname

Sinan Paşa (15.yy) : Tazarruname (tasavvufi eser)

Evliya Çelebi (17.yy) : Seyahatname (10 cilt)

Katip Çelebi (17.yy): Mizanü’l-Hak (bilim, din,müzik vb. konular) Keşfü’z-zünun (bilimleri ve çeşitli eserleri tanıtır).  Cihannüma (coğrafya)

 TANZİMAT DÖNEMİ (1. DÖNEM)

 

Şinasi :Şair Evlenmesi (tiyatro), Müntehabat-ı Eşarım (şiir), Durub-u Emsal-i Osmaniye     

              (Osmanlı atasözleri)

Namık Kemal: Vatan yahut Silistre, Zavallı çocuk, Akif Bey, Kara Bela (tiyatro)

                           İntibah, Cezmi (roman), Tahrib-i Harabat (eleştiri)

 

Ziya Paşa :Zafername( yergi), Harabat (3 ciltlik divan şiiri antolojisi- divan şiirini göklere çıkarmış)

                    Şiir ve İnşa (makale) Başarılı yazılmış terkib-i bentleri vardır.

 

TANZİMAT DÖNEMİ (2. DÖNEM)

 

Recaizade Mahmut Ekrem: Zemzeme (şiir), Araba Sevdası, Muhsin Bey, Şemsa (roman)         

                                                 Afife   Anjelik, Çok Bilen Çok Yanılır (tiyatro)

 

Abdulhak Hamit Tarhan:Sahra, Belde, Ölü, Hacle, Makber (şiir)Tarık, Eşber… (tiyatro)

 

Samipaşazade Sezai: Sergüzeşt (roman), Küçük Şeyler (Batılı anlamda küçük öykü örneği)

 

Ahmet Vefik Paşa (tiyatro çevirileri): Kocalar Mektebi, Karılar Mektebi,Zoraki Nikah….

 

Şemsettin Sami: Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat (ilk yerli roman olarak kabul edilir)

 

Muallim Naci: Ateş-pare, Şerare, Fürüzan (şiir), Demdeme (eleştiri)

 

TANZİMAT DÖNEMİNDE “HALK İÇİN SANAT”

 

Ahmet Mithat : Hasan Mellah, Hüseyin Fellah, Felatun Beyle Rakım Efendi (roman) Letaif-i Rivayat

                           (çeviri öyküler) Ahmet Mithat Geleneği

 

SERVET-İ FÜNUN (EDEBİYAT-I CEDİDE)

 

Tevfik Fikret: Haluk’un Defteri, Şermin (hece ölçüsüyle yazılmış),Rübab-ı Şikeste, Tarih-i Kadim

Cenab Şehabettin: Şiirleri kitap halinde basılmamıştır. Evrak-ı Eyyam (söyleşi), Hac Yolunda (gezi)

Halit Ziya Uşaklıgil: Nemide, Aşk-ı Memnu, Kırık Hayatlar,Mai ve Siyah, Ferdi ve Şürekası..(roman)

Mehmet Rauf: Eylül, Genç Kız Kalbi (roman)

Hüseyin Cahit Yalçın : Nadide, Hayat İçinde (roman)

 

SERVET-İ FÜNUN DÖNEMİNDE “HALK İÇİN SANAT”

 

Hüseyin Rahmi Gürpınar :Şık, Şıpsevdi, Kaynanam Nasıl Kudurdu, Gulyabani, Kuyruklu Yıldız...

Ahmet Rasim : Ramazanlarıyla, bayramlarıyla, sokak satıcılarıyla eski İstanbul yaşamını anı ve  

                            fıkralarıyla işlemiştir.

 

FECR-İ ATİ EDEBİYATI

 

Ali Canip Yöntem: Geçtiğim Yol (şiir)

Mehmet Fuat Köprülü (Türk Edebiyatı Tarihçisi): Türk Edebiyatı Tarihi, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar

Yakup Kadri: Daha Sonra Milli edebiyat döneminde eserler vermiştir.Yaban, Kiralık Konak, Nur

                          Baba, Ankara, Hüküm Gecesi, Sodom ve Gomore (roman)

 

Refik Halit Karay: Daha Sonra Milli edebiyat döneminde eserler vermiştir.Bugünün Saraylısı, Nilgün,

                                 Sürgün, Yezidin Kızı (roman) Memleket Hikayeleri, Gurbet Hikayeleri

 

MİLLİ EDEBİYAT DÖNEMİ

 

Ömer Seyfettin: Bomba, Yüksek Ökçeler, İlk Düşen Ak, Gizli Mabet (hikaye) Efruz Bey (roman)

Ziya Gökalp: Kızılelma, Altın Işık, Yeni hayat (şiir), Türkçülüğün Esasları, Türkleşmek, 

                         İslamlaşmak, Muaassırlaşmak (araştırma)

Mehmet Emin Yurdakul (Cenge Giderken) :Türk Sazı, Turan’a Doğru,

 

F. Nafiz Çamlıbel: Çoban Çeşmesi, Han Duvarları, Dinle NeydenBir Ömür Böyle Geçti (şiir)

                                  Canavar, Özyurt (oyun)

Halide Edip: Ateşten Gömlek, Sinekli Bakkal, Vurun Kahpeye, Handan, Tatarcık (roman)

                      Dağa Çıkan Kurt (Öykü) Mor Salkımlı Ev, Türk’ün  Ateşle İmtihanı (anı)

 

Reşat Nuri : Çalıkuşu, Dudaktan Kalbe, Acımak, Yeşil Gece, Yaprak Dökümü,(roman)

Falih Rıfkı Atay: Makale, anı, gez, yazısı, söyleşi türünde eserler vermiştir. Zeytindağı, Çankaya (anı)

           

19.YY’da BAĞIMSIZLAR

 

Mehmet Akif Ersoy: Safahat 7 cilttir (Asım, Gölgeler, Hakkın Sesleri, Fatih Kürsüsünde ,   

                                    Süleymaniye Kürsüsünde, Hatıralar)

Ahmet Haşim: Göl Saatleri, Piyale (şiir) Frankfurt Seyahatnamesi (gezi)

Yahya Kemal Beyatlı: Kendi Gök Kubbemiz, Eski Şiirin Rüzgarıyla (şiir) Aziz İstanbul (makale)

 

CUMHURİYET DÖNEMİ

 

Orhan Veli: Garip, Vazgeçemediğim, Destan Gibi, Yenisi (şiir)

Oktay Rıfat Horozcu: Karga ile Tilki

Melih Cevdet Anday: Kolları Bağlı Odysseus, Rahatı Kaçan Ağaç (şiir)

Ahmet Kutsi Tecer: Şiirler (şiir), Koçyiğit Köroğlu, Köşebaşı (oyun)

Kemalettin Kamu : Bingöl Çobanları, Gurbet (şiir)

Ömer Bedrettin Uşaklı :Ufuk ve deniz özlemi konuları, Deniz Sarhoşları, Yayla Dumanı (şiir)

Ahmet Hamdi Tanpınar: Şiirler (şiir), Huzur, Saatleri Ayarlama Ensitüsü, Mahur Beste (roman)

                                        Abdullah Efendi’nin Rüyaları (hikaye)

N. Fazıl Kısakürek: Örümcek Ağı, Kaldırımlar, Çile (şiir) Bir Adam Yaratmak, Reis Bey (oyun)

Ahmet Muhip Dıranas: Şiirler (şiir-Fahriye Abla)

Cahit Sıtkı Tarancı: Ömrümde Sükut, Otuz Beş Yaş, Düşten Güzel (şiir) Ziya’ya mektuplar (mektup)

Fazıl hüsnü Dağlarca: Çocuk ve Allah, Havaya Çizilen Dünya,Üç Şehitler destanı (şiir)

Behcet Necatigil: Kapalıçarşı, Eski Toprak (şiir)

Cahit külebi: Atatürk Kurtuluş Savaşında, Rüzgar, Adamın Biri…(şiir)

Memduh Şevket Esendal: Ayaşlı ve Kiracıları (roman) Mendil altında (hikaye)

S. Faik Abasıyanık: Semaver, Sarnıç, Mahalle kahvesi, Lüzumsuz Adam (hikaye), Maderı Maişet

                                   Motoru, Kayıp Aranıyor (roman)

Peyami Safa: Dokuzuncu Hariciye koğuşu,Fatih Harbiye, Sözde Kızlar, Bir Tereddüdün  Romanı

Haldun Taner: On İkiye Bir Var, Şişhaneye Yağmur Yağıyordu( roman) Keşanlı Ali destanı

                         Gözlerimi Kaparım Vazifemi yaparım,Sersem Kocanın kurnaz Karısı (oyun)

Nurullah Ataç: deneme ustası

Kemal Tahir: Esir Şehrin İnsanları, Köyün Kamburu, Yorgun savaşçı,  Devlet Ana, Kurt kanunu(roman)

Orhan Kemal: Serseri Milyoner, Müfettişler Müfettişi, Murtaza Kanlı Topraklarda, Kaçak, Hanımın  

                       Çiftliği, Cemile,

Yaşar Kemal : İnce Memed, Demirciler Çarşısı Cinayeti, Yer Demir Gök Bakır, Binboğalar Efsanesi, 

                        Ağrıdağı Efsanesi

Tarık Buğra: Osmancık, İbişin Rüyası, Küçük Ağa, Gençliğim Eyvah

Necati Cumalı: Tütün Zamanı (Zeliş), Acı Tütün, Viran Dağlar (roman)

Rıfat Ilgaz: Hababam Sınıfı, Karartma Geceleri, Halime Kaptan

Sabahattin Ali: Kuyucaklı Yusuf (roman)                                                      

  T.Dili ve Ed. Öğrt.

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

1.TÜRK DİLİ VE EDEBİYATI(3)

23/8/2006 ·

sekilleri kazanmistir. XV. asirda Fatih Sultan Mehmed, taninmis italyan ressamlarini saraya davet ederek, bir anlamda bati resminin Türkiye'ye girmesini saGlamistir. Bati ülkeleri ile münasebet kurulduktan sonra sosyal ve siyasi hareketlere paralel olarak güzel sanatlarda da gelismeler oldu. Tanzimat Fermanindan sonra ii.Mahmut, portresini (Tasviri Hümayun) yaGli boya olarak yaptirip resmi daire duvarlarina astirdi. Sultan Abdülaziz, Avrupa gezisinden sonra güzel sanatlara daha çok önem verdi. Abdülaziz de resim yapiyordu, sarayina davet ettiGi Batili ressamlarin eserlerinden bir kolleksiyon meydana getirmesi, Türkiye'de resim sanatinin gelismesinde tesirli oldu. Osmanli döneminde ilk defa, 1793 yilinda kurulan Berii Hümayunda, resim dersi verildi. XiX. asrin ortalarina doGru askeri ve sivil bütün okullara resim dersi konuldu. Avrupa'ya resim öGrenimi yapmak üzere öGrenciler gönderildi ve bu öGrencilerin yurda dönüsünden sonra resim sanati çaGdas akimlara paralel gelismeler gösterdi. Bu hazirlik dönemi sonunda 1883 yilinda bugün Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi adini alan Sanayii Nefise Mektebi kurulmus ve müdürlüGüne Osman Hamdi bey getirilmistir. Bu okulun öGretim üye kadrosunu yabancilar teskil etmis, ilk yirmi öGrenci resim, heykel ve mimari alanlarinda öGrenim görmüstür. "Türk primitifleri" veya "Türk fotoyorumculari" olarak adlandirilan ilk dönem Türk ressamlarinin eserleri bugün istanbul Resim ve Heykel Müzesinde bulunmaktadir. Bu dönemin baslica eGilimleri manzara ve natürmort gibi iki temel türde toplanir. ilk dönem ressamlari, Osman Nuri, Giritli Hüseyin, Ahmed Bedri, Ferid ibrahim Pasa, Hüsnü Yusuf, Tevfik Pasa, Nuri pasa, seker Ahmet Pasa, Süleyman Seyyid Bey, Osman Hamdi bey, Servili Ahmet Emin, Hüseyin Zekai Pasa ve Hoca Ali Riza'dir. Türk primitifleri genellikle gerçekçi bir sanat anlayisina baGli kaldilar. Bu ressamlar Yildiz Sarayi, Yildiz Camii, KaGithane ve Anadolu yörelerine kadar uzanan görüntüleri daha önce çekilen fotoGraflardan hareketle yaGliboya ile islemislerdir. FotoGrafi temel aldiklari için objektife baGli bir perspektif düzeni ve isik-gölge biçimleyiciliGi gelistirmislerdir. insan figürüne pek nadir yer verdiler. Bazilarinin, tarihi bina görüntüleri ve manzara ile ortak üsluplasmaya yöneldikleri görülür.istanbul ve çevresini geleneksel bir üslupla isleyen seker Ahmet Pasa ve çaGdaslari Çalli kusaGinin öncüleri sayilirlar. Bu ressamlardan sonra Halife Abdülmecid, Perspektifçi Ahmet Ziya Akbulut, Ömer Adil, sevket DaG eserler verdiler. Bu ressamlari savas sonrasi ressamlari takip etti. Türkiye'ye izlenimciliGi getiren bu ressamlarin en basarilisi akademiklerin sonuncusu, izlenimcilerin ilki olan Halik Pasa'dir. Cumhuriyet dönemi resim sanati, Osmanli Ressamlar Cemiyeti'nin deGisik adlar altinda 1930'lara kadar sürdürdüGü sanat etkinlikleri ile baslar. 1908'de kurulan cemiyetin ilk üyeleri Ruhi Arel, ibrahim Çalli, Hikmet Onat, Asaf, Agah, Kazim, Hüseyin, Hasim, Ahmet Ziya Akbulut, Hoca Ali Riza, Muazzez, Mahmut, Mesrur ve izzet'tir. Cemiyetin baskani Sami Yetik oldu. Halil Pasa, Hüseyin Zekai Pasa, Nazmi Ziya, Avni Lifij, Feyhaman Duran gibi taninmis Türk ressamlari da bu guruba katildilar. Bu gurubun öncüsü kabul edilen ve yaygin üne kavusan ibrahim Çalli'dan dolayi bu ressamlar "Çalli KusaGi" olarak da isimlendirildiler. ÇoGunluGu Sanayi-i Nefise Mektebi mezunu olan Çalli kusaGi ressamlari, Avrupada sanat eGitimi görerek yetistiler. Bu ressamlar, bati resminde etkisini tamamlamis izlenimci görüse baGlandilar. Fakat bu akim içinde Bati resminde olduGu gibi , renklerle ilgili problemin çözülmesi ihtiyaci ile hareket etmediler. Umumiyetle optik görünüsleri , az çok renkçi anlayisla dile getirdiler. Bu sanatçilardan Çalli ibrahim, akademiklesmis izlenimciliGe baGlandi. Zeybek ve Mevleviler, adlarini tasiyan eserlerinde olduGu gibi bazi eserlerinde yerli motifleri isledi. Natürmortlarinda ve açik hava resimlerinde anlatim ustaliGi gösterdi. Firça tuslarina önem verdi. Feyhaman Duran, izlenimci anlayisi yansitan eserlerinde titiz bir isçilikle, renk ve desen uzlasmasini birlestirdi. Hikmet Onat, genellikle eski istanbul görüntülerini canlandiran peyzajlar yapti. Nazmi Ziya, izlenimci anlayisi renk problemlerine özel bir dikkat göstererek istanbul görüntülerini günes isiGi ve sis gibi unsurlarla birlikte verdi. Çalli kusaGi ne tam anlamiyla Bati sanatinin izleyicisi durumundadir, ne de bütünüyle yerel nitelikte bir sanat anlayisini temsil eder. Bu ressamlar bati resim sanatindan etkilenmekle birlikte, bu etkileri kendilerine özgü bir doGaya yaklasim biçimi içinde özümseyebilmislerdir. Kendi aralarinda gösterdikleri ortak üslup özelliklerinin yani sira sezgi ve içgüdünün yönlendirildiGi bir arayisla biçimsel sorunlari sinirlamada bir gerilimi yasarlar. Böylece kendi kisisel üsluplarini yaratmada da basarili olmuslardir. Bütün bu özellikleriyle Çalli kusaGi Türk resminde kesin bir dönüm noktasidir. Gerçekte Türk resminin gelisimi çoGunlukla tam bir kesinlik içermeyen ve bütünüyle tek bir görüs çerçevesinde toplanmayan gurup hareketlerinin birbirini izleyen sürekliliGi içinde kurulmus deGildir. Çünkü Osmanli Ressamlar Cemiyeti ve uzantilari ile onlari izleyen müstakiller, D Gurubu, Yeniler ve benzeri guruplasmalar arasinda süreklilikle sonuçlanan bir etki-tepki diyaloGu yoktur. Müstakillerin bastaki kuruculari Refik Epikman, Hamit Görele, seref Akdik, Nurullah Berk, Hale Asaf, Muhittin Sebati, Zeki Kocamemi, Avni Çelebi, Mahmut Cuda ve heykeltras Ratip Asir'dir. Müstakiller tek bir bakis açisi çevresinde birlesen bir gurup deGildir. Bu ressamlar herbiri aralarindaki üslup ortakliGi kadar üslup ayriliklarinda da birlesmis bir görünüm sergiler. Buna karsilik amaçlarinin Cezanne biçimciliGinin uzantisi olan bir tus düzeni ile kübizm ve konstrüktivizm gibi akimlarin biçimsel kurulusa tanidiGi önceliGi bütünlestirmek olduGu söylenebilir. D gurubu 1933 yilinda Cemal Tollu, Nurullah Berk, Zeki Faik izer, Elif Naci, Abidin Dino ve heykeltras Zühtü MüridoGlu tarafindan kurulmustur. ÇoGunluGu Sanayi-i Nefisede Çalli ve arkadaslarinin öGrencileri olan D gurubunun kuruculari, kendilerinden öncekiler gibi Avrupa'da resim öGretimi görmüslerdir. D Gurubu, Çalli kusaGinin renkçiliGine desenin saGlamliGini katarak, düzen ve kurulusa aGirlik veren bir biçim anlayisi ile hareket etmistir. Gerçi müstakiller de Çalli kusaGinin izlenimciliGine karsi çikarak kübizm ve konstrüktivizmde saGlam düzen kuruluslari aramislardir, ancak D gurubu ise müstakillerin yeni anlayislarini daha asiri bir boyut içinde vermislerdir. Gurup üyeleri kendi aralarinda farkli anlayisa sahip olmakla birlikte, Türk resmine yeni bir entelektüel yaklasim getirmek, resimde tekniGi düsünce ile birlestirmek gibi ortak bir amaçta birlesmis görünürler. Gerek düsüncede, gerekse uygulamada "akademizme ve körükörüne doGa kopyaciliGina" ayni oranda karsidirlar. Ancak sözcülüGünü ettikleri "Lhote" biçimciliGi, etkinlikleri doruk noktasina ulastiGi siralarda, Avrupa'da çoktan akademik sayilan bir boyut kazanmistir. D Gurubunun, Türkiye'de resim kültürünün yayginlastirilmasinda katkilari çok büyüktür. 1940'larda etkili olan Yeniler Gurubunda ise Nuri iyem, Agop Arad, Selim turan, Avni Arbas, Nejat melih Devrim, Kemal Sönmezler, heykeltras Faruk Morel ve afisçi Yusuf Karatay bulunmaktadir. Yeniler, kendilerinden önceki D Gurubunun asiri Avrupa sanati taraftarliGina ve biçimciliGine karsi toplumsal içeriGin önemini vurgulamak amacinda birlesmislerdir. Onlara göre sanat ve resim toplumun sorunlarina dönük olmali, gerçek yasami yansitmali, insanlarin güncel uGraslarini konu almanin yani sira onlarin sevinç ve üzüntülerini de belirtmeliydi. Ancak, yenilerin tutumlari kendi içinde kavranabilir bütünlüGü olan bir resim dili yaratmaya yetmemistir. Çünkü, Yeniler, toplumsal konularin resimsel anlatiminin gerektirdiGi biçimlere yönelmek yerine, geleneksel ve Cezanne kökenli biçim modellerinin birlesimi bir anlayisla hareket etmislerdir. ii. Dünya Savasindan sonra Batida genel olarak soyut sanat, özel olarak da soyut disavurumculuk genis çapta gelismeler saGlamistir. Batidaki benzerleri gibi Türk resim sanatinda da soyut eGilimler teknik ve biçim açisindan iki temel davranis biçimi içinde siniflandirilabilirler. Bunlardan ilki düzenli bir firça isçiliGine ve yüzeysel geometrik bir biçim anlayisina dayanan akilci, kuralci ve kati yaklasimdir. DiGeri ise daGinik bir tutus ve serbest firça isçiliGi üstüne temellenen lirik, kendiliGinden, disiplinsiz ve bir yere deGin de ifadeci olabilen duyarli organik yaklasimdir. Sabri Berkel, Halil Dikmen, Cemal Bingöl, semsettin Arel, Arif Kaptan ve Hamit Görele daha çok geometrik kuruluslara düz yüzeylere, sert ve açisal biçimlerle çalisan soyutçular arasinda yer alirlar. Öte yandan semsettin Arel, Abidin ElderoGlu ve bir yere deGin de Sabri Berkel'in hat sanati ve kaligrafiden esinlenen yapitlari soyut biçime geleneksel bir baGlam kazandirma arayislarinin ürünüdür. 1970'ler, Türk resminde evrensel ve yerel, soyut ve somut gibi karsit eGilimlerin berraklasmaya dönüstüGü ve bazi sentezlere ulastiGi bir baslangici yasar. Yasli kusak sanatçilarin bir kismi giderek aGirlik kazanan yeni gelismelere ayak uydurmaya çalisirken bir kismi da kendi bireysel üsluplarini derinlestirmeye yönelirler. Genç kusak içindeki tutarli kisilikler ise, geçmise oranla daha belirgin bir biçim-içerik bütünlüGü ile yeni arayislara girisirler. 1970'lerde resim sanati bes temel anlayis doGrultusunda biçimlenmektedir. 1. Soyutçular 2. Soyut ya da figüratif biçimci yaklasimlar 3. Soyutlanmis figüratif biçimde lirik arayislar 4. Yerelci ve toplumcu eGilimler 5. ifadeci ve elestirel figüratif yaklasimlar Soyutçular : Sabri Berkel, Adnan Çoker, Ömer Uluç, Burhan DoGançay, Erol Eti, Eral Alantar, Adnan Turani, Güngör Taner, Hali Akdeniz, Tomur Atagök. Soyut ya da figüratif biçimciler : Gürel Yontan, sükrü Aysan, ismail Saray, Ahmet Öktem, Serhat Kiraz Soyutlanmis figüratif biçimde lirik arayislar : Özdemir Altan, Turan Erol, Orhan Peker son yillarinda Bedri Rahmi, sadan Bezeyis, Mustafa Esirkus, Nuri Abaç, Erol Akyavas, Dinçer Erimez, Burhan Uygun, Zahit Büyükisleyen. Yerelci ve Toplumcular : Osman Oral, ismail Altinok, Hüseyin Bilisik, Duran Karaca, Kayihan Keskinok, Mehmet Güler, Yalçin GökçebaG, Veysel Günay, Mehmet BasbuG. ifadeci ve Elestirel Yaklasimlar : Alaettin Aksoy, Mustafa Ata, Nese Erdok, Mehmet Güleryüz, Ergin inan, Kemal iskender, Balkan Naci islimyeli, Özer Kabas, Erol Kinali, Hüsamettin Koçan, ibrahim Örs, Kadri Özayten, Gürkan Çoskun, Utku Varlik. 1970'lerle birlikte istanbul, Ankara ve izmir gibi Türkiye'nin büyük kentlerindeki sanat etkinlikleri geçmise oranla esi görülmedik boyutlarda bir gelisme göstermistir ve hala da göstermektedir. Galerilerin sayilari çok büyük bür artis göstermis ve bu olgunun etkisiyle resme olan ilgi büyük ölçüde artmis, kolleksiyoncu çevreler ve resme merakli aydinlar daha çok resim toplamaya yönelmislerdir. Heykel Cumhuriyet dönemi heykelciliGi, plastik ve estetik veriler açisindan zengin bir geçmisin henüz çok genç mirasçisidir. Anadolu'ya bakildiGinda bu topraklarin, birbirinin üzerine kurulmus çesitli medeniyetlerden kalan farkli sanat anlayisiyla yapilmis heykellerle dolu olduGu görülür. Atatürk önceleri Arap ve Acem Kültürlerinin izlerini tasiyan, daha sonra da Tanzimat'la birlikte Batiya yönelen Türk sanatinin, doGuya ya da batiya özenen deGil de, kendine özgü biçimini yaratan ve uygulayan bir sekle gelmesi için sanata ve kültüre, inkilaplarin en basinda yer vermistir. Milleti yasatmak, çaGdas kültür düzeyine eristirmek, ona katkida bulunmak için sanatin büyük düsünsel-itici gücüne inanan Atatürk, güzel sanatlara öncelik tanimistir. Cumhuriyetin kurulmasindan sonra heykel sanatinin gelistirilmesi için alinan önlemler söyledir :

 

Türk Dili
Türk dili, Ural-Altay dil grubuna dahil olup, MoGol, Tunguz, Kore ve Japon dillerinin de yer aldiGi Altay dilleri ailesi veya Altay dilleri topluluGuna mensuptur. Yapi bakimindan Altay dilleri ailesine giren bütün dillerde olduGu gibi, Türkçe de eklemeli (mül
sik = yapiskan) dillerdendir.
ilk devreleri karanlik olmakla birlikte elde bulunan vesikalar ve Çin kaynaklarinin verdiGi bilgiler, Türk dilinin geçmisinin, tarih öncesine gittiGini göstermektedir. Ancak, Türkçe derli toplu metinler, Yenisey-Orhun mezar taslari ile ele geçmistir. Bilhassa Orhun
bideleri'nde islenmis bir Türkçe ile karsilasilmasi, TürklüGün kendine has alfabe sistemi, dil ve tarih suurunun bulunmasina bakilirsa, Türk dilinin tarih itibariyle daha eski zamanlara götürülebileceGi fikrini vermektedir. Zaten bu sahanin limleri, Orhun bidelerindeki islenmis ve gelismis Türkçe'ye bakarak, dilin tarih devrelerini, milattan önceki devirlere çikarmaktadirlar. simdiye kadar Rusya ve Çin sinirlari içinde bulunmasi, yapilacak kazilari imknsiz kildiGindan, Türk dilinin eskiliGi meselesi simdilik bu kadar aydinlatilmistir. Esik, Kurgan vs. gibi kazilar da zaten Ruslar tarafindan yapilmaktadir. Aydinlatici bilgiler, bu itibarla sinirli olmaktadir. Ancak, bundan sonraki çalismalar, Türk dili için ümit verebilir.
Geçmisiyle birlikte Türkçe; Altay, En Eski Türkçe, ilk Türkçe, Eski Türkçe, Orta Türkçe, Yeni Türkçe ve Modern Türkçe devri olmak üzere yedi ana devrede ele alinmaktadir.
Altay devri; Türk-MoGol dil birliGini meydana getirmekte olup, Türkçe'nin MoGolca ile ayrilmaya basladiGi veya bir olduGu devirdir. Kisaca bu devir, Türk ve MoGol dillerinin ana kaynaGini teskil etmektedir.
Proto-Türkçe de denilen En Eski Türkçe devriyle ilk Türkçe devirleri hakkindaysa kesin bilgi bulunmamakta ve Türk dilinin bu devreleri karanlik kalmaktadir. Ancak Türkçe'nin milattan önceki ve milattan sonraki 1000 yila yakin bir zamani, bu devrenin içindedir. Bu devrin temsilcisi Hunlar olup, haklarindaki bilgiler, derme çatma ve daGinik da olsa, Çin kaynaklarindan elde edilmektedir.
Eski Türkçe devri; Göktürkler'in tarih sahnesine çikmasiyla baslamistir (536). KaGanliGi, Türk dilli milletlerin teskil ettiGi DoGu Göktürk Devleti, 630 yilinda; Bati Göktürk Devleti ise 659 yilinda, Çin idaresine geçmistir. Bu esaretten ve durgunluktan sonra, ikinci Göktürkler, Kutlug KaGan ve Vezir Tonyukuk’un önderliGinde baGimsizliklarina kavusmuslardir. 682 yilindan sonra olan bu ikinci silkinis ve kurulus devrinde, Eski Türkçe eserler yazilmistir. Geçmisin musibetlerinden ve tecrübesizliklerinden, gelecek nesillerin ders almasini ve Türk milletinin yok olmamasini, düsmanin tatli sözüne ve yumusak hediyelerine aldanilmamasini isteyen vezir ve kaGanlar kendi aGizlarindan, Orhun
bideleri diye adlandirilan tarih eserleri miras birakmislardir.
Kendilerine has bir alfabeyle yazilan Orhun metinleri, taslar üzerine kazilmistir.
bideler, Vezir Tonyukuk, Bilge KaGan ve Kültigin adina dikilmis olup, kullanilan dil, bir hayli islek ve açiktir. Bilhassa Bilge KaGan bidesinde Türkçe, sanat kabiliyetini de sergilemis ve alabildiGine gür bir hitabet dili kullanilmistir.
Eski Türkçe devrinin belgeleri yalniz Göktürklerden kalan tarih
miras deGildir. Bu devre, Uygur Türkleri'nin de katkisi vardir. Yalniz Uygur metinleri daha çok din olup, Türk dilinin Uygurlara ait kismi, Budizm, Mani, Nestur vs. gibi dinlere aittir. Uygurlar, önceleri Göktürk yazisini kullanmakla birlikte daha sonra bu mill alfabeyi terk etmisler ve SoGdlar tarafindan kullanilan Uygur alfabesini almislardir. Bu alfabe, Türkçe'nin seslerini karsilamak yönünden Göktürk alfabesine nispetle fakirdir. Ancak her iki alfabenin müsterek tarafi, islm Türk yazisinda olduGu gibi, saGdan sola okunup yazilmasidir. Bir de Uygur alfabesinde harfler birlesebilmektedir. Uygur harfleri ayrica MoGollar tarafindan da kullanilmistir. Ancak Uygurlarin Manihey yazisini da kullandiklarini belirtmek gerekir. Göktürk yazisini ise, tarihte yalniz Göktürkler kullanmislardir.
Eski Türkçe'yi gerek Göktürk, gerekse Uygur Türklerinin biraktiGi eserlerden takip etmekteyiz. (Bkz. Türk Edebiyati)
Orta Türkçe devrinde Türklük dünyasi, yeni bir medeniyete açilmis ve Türkçe, isl
m dünyasi içinde yer almistir. Türklük, bu devre kadar çesitli dinlere girmis çikmis olmakla beraber, hl bir arayisin içindedir. O, tabiatina en uygun dinin nihayet islmiyet olduGunu anlamis; onuncu asrin baslarinda Karahanlilar'in kurduGu devlet sayesinde yeniden toparlanmis, Satuk BuGra Han'in (ölm. 992) da 950 yilinda bu dini kabulüyle, islm inanç içindeki yerini resmen almis ve tarih boyunca üzerine düsen vazifeyi hakkiyla yapmistir.
Bu bakimdan, Orta Türkçe devresine giren eserler, pek azi müstesna, ana kaynak olarak verilen Türk
det ve örfleri yaninda islmdirler. Türk dili de bu medeniyete geçisle, artik yeni kelimelere açilmistir. Bu devrin dil yadigrlarinin ilki Kutadgu Bilig ve Dvnü Lügti’t-Türk’tür. Ysuf Has Hacib, Kutadgu Bilig’i ile Türkçe'nin bu devirdeki kabiliyetini ortaya koyarken, Kasgarli Mahmud da Dvnü Lügti’t-Türk adli eseriyle bastan basa Türkçe'yi, sive ve aGizlarina kadar incelemeye çalismis ve bu sahada ilk defa eser yazma serefini kazanmistir.
Kasgarli’nin, D
vnü Lügati’t-Türk’ü bir tarafa, bu devre içine Kutadgu Bilig de dahil Müsterek Orta-Asya Türkçesi'yle yazilan bütün eserler girmektedir. Yalniz Türklük leminin daGinik olmasi ve çesitli yerlerde yeni kültür merkezleri kurmalari, Türkçe'nin yeni sve ve aGizlarini meydana getirmistir. SmnoGullari ve Gazneliler'in idaresi altinda bulunan yerlerde de çesitli eserler verilmistir. Basta Kutadgu Bilig olmak üzere, Atabetü’l-Hakyik, Ahmed Yesev’nin Hikmetler’i ve daha pekçok eser Müsterek Orta-Asya Türkçesi'nin Kasgar svesi veya aGziyla yazilmistir.
Müsterek Orta-Asya Türkçesi'nin Bati Türkistan s
velerinin merkezini, Harezm ili teskil etmektedir. Bu svenin belli basli kültür merkezleriyse Yedisu, Merv ve Buhara sehirleri olmustur. Bölge, çesitli Türk aGizlarinin varliGini koruduGu ve gösterdiGi bir yer olmakla, Kasgar’a nispetle daha çok karisiklik göstermektedir. Bu bölgenin en karakteristik eseri, Ali oGlu Mahmud’un Nehcü’l-Ferdis’idir.
Orta Türkçe devrinin içinde yine 13. yüzyildan sonra, batida Osmanli; kuzey ve güneyde Kipçak; doGuda ise ÇaGatay Türkçesi yer almaktadir. Bu Türk s
velerinde, Orta Türkçe devrinde pekçok eser yazilmis, bilhassa Kipçak ve ÇaGatay Türkçesi sahalarinda, dille ilgili olan, gramer ve lügat kitaplarina genis yer verilmisti. ÇaGatay Türkçesi, eserlerini bilhassa 15. yüzyila doGru Semerkand ve Herat gibi kültür merkezlerinde vermistir.
On besinci yüzyildan sonra, Orta Türkçe, yerini Yeni Türkçe devresine birakmistir. Türkçe'nin bu devresi, 20. yüzyila kadar sürmüstür. Bu devirde TürklüGün tek bir alfabe sistemi vardir. Bütün Türk dünyasi, isl
m Türk alfabesini kullanmakta ve bu alfabeyle anlasma gayet kolay olmaktaydi. Bu devir Türkçesi, en büyük dil yadigrlarini Osmanli Türkçesi'yle vermistir. Ancak, Türkçe'nin dis ve iç yapisi yönünden pek fazla deGismeye baslamasi, bu devirde dilde çesitli akimlarin doGmasina sebep olmustur.
Türk yazi dili: Türkçe, yazili edebiyata geçerken Arap, Fars, Çin, Yunan vs. gibi belli basli dillerin disinda pekçok bati dili, henüz yazili edebiyata geçmemistir. Fransiz edebiyati 14, Rus edebiyati 11, ispanyol edebiyati 12, italyan ve Alman edebiyatlari 13, ingiliz edebiyati ise 15. yüzyildan sonra yazili edebiyata sahiptirler. Dolayisiyla yazi dillerinin ortaya çikmasi da Türkçe'den bir hayli sonradir.
Türkçe'nin devrelerinden bahsederken, Türk dilinin ilk yazili vesikalarinin Eski Türkçe devrinde olduGu zikredilmisti. Eski Türkçe, TürklüGün, 11. yüzyila kadar devam eden tek yazi dilidir. Eski Türkçe'den sonra batiya yapilan göçler ve yeni kültür merkezlerinin tesekkülüyle Türkçe, çesitli bölgelerde farkliliklar göstermeye baslamistir. Kasgarli Mahmud, bu hususta D
vn’inda ilk bilgi veren dil limlerinden ve arastiricilardandir.
Eski Türkçe'den sonra Türk yazi dili, Bati ve Kuzey-DoGu Türkçesi olmak üzere iki ana kola ayrilmistir. Orta Türkçe devresinde görülen bu ayrilma, batida Osmanli ve
zer Türkçesi'ni ortaya çikarirken, Kuzey-DoGu Türkçesi de; kuzeyde Kipçak, doGuda ÇaGatay Türkçesi'ni meydana getirmistir. Bunlardan Osmanli Türkçesi, TürklüGün uzun ömürlü ve kesintisiz olan, en büyük yazi dilidir. Yerini, 1908’den sonra Türkiye Türkçesi'ne birakmistir. Bati Türkçesi'nin doGu dairesini meydana getiren zer Türkçesi ise, sifah edebiyatin ve siir an’anesinin tesiriyle varliGini sürdürmüstür. ÇaGatay Türkçesi de yerini Modern Özbek Türkçesi'ne birakmakla birlikte, DoGu Türkçesi'ni bugün; Kazak, Kirgiz, Özbek vs. temsil etmektedir. DoGu Türkistan’in dili olan Modern Uygur Türkçesi de ayni daire içinde yer almaktadir.
Bati Türkçesi'nin doGu kolu olan
zer Türkçesi ise, önceleri Tebriz aGzina dayanmakla birlikte sonralari Bakü ve KarabaG aGizlarinin yayilmasiyla üçlü bir kültür merkezine sahip olmustur. Bakü ve KarabaG, bu svenin Kuzey; Tebriz ve iran kismi da Güney dalini meydana getirmektedir. Bu ayirma, daha çok zer TürklüGünün siyas parçalanmaya tbi tutulmasiyla ortaya çikmistir. Bölgede firsat ele geçince istikll ilan eden bazi hükümetler, hemen Türkçe tedrisata baslamislar ve Türkiye’den öGretmenler getirerek dil birliGine yönelmisler, ancak bu hareketler, iran ve Rusya’nin isbirliGiyle yok edilmis, zaman zaman bu isbirliGinin içine ingiltere de katilmistir.
Türkçe'nin Ana Türkçe'ye baGli olan iki lehçesi daha vardir. Bunlar; Çuvas ve Yakut lehçeleridir. Ana Türkçe’de birlesen bu lehçeler; yukarida sözü edilen s
velerden ayri bir yol takip ederek, tarih boyunca günümüze kadar gelmislerdir. Bunlardan Çuvasça, Türk-MoGol dil akrabaliGinin ve birliGinin aydinlatilmasinda köprü vazifesi gören mühim bir lehçedir. Fikir ve düsünce itibariyle asil Türklükten ayrilmayan bu lehçe, kendine mahsus ayri bir yol takip etmistir. Bugün, anlasilmaz bir durum arz etmektedir. Zaten lehçe; bir dilin, bilinmeyen bir zamanda, kendisinden ayrilan ve anlasilmayacak kadar farkliliklar gösteren koluna denmektedir.
Türk dili, bütün bu t
rih devreler ve yazi dilinin gelismesi içinde çesitli kültürlerin ve dillerin tesirinde kalmistir. Bu yüzden de dilde bazi cereyanlar ortaya çikmistir. Bunlarin baslicasi Türkçecilik cereyanidir.
Türk Dili, tarih
devirler içinde, yalniz Göktürk Türkçesi'nde açiklik göstermektedir. Ancak bu zamandan sonradir ki Türkçe, Uygurlar zamaninda ve islm devreye geçildiGi zamanlarda, Türk milletinin çesitli medeniyet ve dinlerle karsilasmasinin sonucu, yabanci dillerden pekçok kelime almistir. Eski Türkçe devresinde bu durum daha çok, SoGdca'dan gelmistir. Tercüme edilen Brahma, Mani ve Buda metinleri, yeni fikir ve mefhumlari karsilamak için, din kültürünün kelimelerini de beraberlerinde getirmislerdir.
isl
m devre içinde de ayni durum görülmektedir. Bu zamanda Türk dünyasi, bütün gönlünü islmiyet'e açtiGi gibi, dilimiz de pekçok kelimeyi almaktan çekinmemistir. Fakat bu durum, Kasgarli Mahmud’la baslayan bir cereyani da doGurmustur. Türkçe, yalniz islm medeniyeti içinde deGil, komsu bulunduGumuz ve devlet içinde yer alan kavim ve milletlerin dillerinden de pekçok kelime almistir. Tanzimat'tan sonra bile, batiya açilmamizla bati menseli kelime ve gramer sekilleri, gitgide Türkçe'de yer etmistir. Bu durum, hangi devirde olursa olsun dilin iç ve dis tarihi yönden baska dillerin tesiri altinda kalmasina sebep olmus ve tarihte Türkçecilik cereyanini doGurmustur.
Kasgarli Mahmud ile baslayan dil suuru, Türkçecilik cereyaninin çesitli s
velerde nüvesini teskil etmis ve müelliflerle sairler, Türkçecilik cereyanini baslatmislardir. Bu durum, KaramanoGlu Mehmed Bey gibi bazi beylerde Arapça ve Farsça'ya karsi, Türkçe'nin devlet dili olmasi için bir tepki seklinde doGmus, bazi müelliflerde sadece Türkçe yazmak arzusu ile ortaya çikmis; bazi sirlerdeyse Türkçe'nin islenmesi ve gramer düsüncesiyle gerçeklestirilme yoluna gitmistir. Fakat asil istek, 13. ve 15. yüzyillarda, beyliklerin desteGi ve tesvikiyle olmustur. Osmanli, isfendiyar ve AydinoGullarinda görüldüGü gibi, beyler, eserleriyle bu cereyana katilmislardir. Ayrica KaramanoGlu Mehmed Beyden önce 13. yüzyil baslarinda, Selçuklu sarayinda Türkçe yazan sairler vardir. Ahmed Fakih ile Hoca Dehhn bunlardandir.
Arapça ve Farsça'dan ayrilmanin imk
nsiz olduGunun, mensubu bulunduGumuz islm inanci ile bilinmesini isteyen bazi müellif ve sairler de, Türkçe'yi bu dillerden alinacak kelimelerle isleyip, çesni ve halvetine kavusturmak istemislerdir. sunu da belirtmek lzimdir ki, Türkçe, sadece baska dillerden kelime almamis, en azindan aldiGi kadar da baska lisanlara kelime vermistir.
Anadolu sahasinda ilk Türkçecilik cereyanini baslatanlar, 14. asirda, Gülsehr
, sik Pasa, Kadi Darir, seyhoGlu Mustafa, Hoca Mesud gibi sahsiyetlerdir. Bu halkaya 15. yüzyilda ikinci Murad Han, DevletoGlu Ysuf, Sarica Keml, Aydinli Visli, 16. asirda ise Tatavlali Mahrem ve Edirneli Nazm eklenmislerdir. Hatta 16. yüzyilda gözle görülen bu akima, suar tezkirelerinde yer verilmis, daha sonra Türk-i Basit Cereyani diye adlandirilmistir.
DoGu Türkçesi'ndeyse bu cereyan, Timur Han'da nüvesini bulmakla birlikte, asil, Türkçe
siGi bir hükümdar olan Hüseyin Baykara ve mektep arkadasi Ali sr Nev��’de sahsiyetini bulmustur. Hüseyin Baykara, bu hususta bir ferman çikarirken, Ali sr Nev�� de Türkçe'nin üstünlüGünü ispat yoluna gitmis ve onun kudretli bir dil olduGunu göstermek için pekçok eser yazmistir. Hüseyin Baykara’nin ise Türkçe Dvn’i vardir.
On yedinci yüzyilin ikinci yarisinda bu fikre sahip çikan, N
b’dir. On sekizinci asirda Sdi Çelebi, mahalllesme cereyaninin temsilcisi olan Nedim, 19. yüzyilda Padisah ikinci Mahmud Han ve Vakanüvis Esad Efendi de ayni fikirden hareket etmisler ve bu hl, Tanzimat'a kadar gelmistir. Tanzimat'tan sonra Namik Kemal, Ali Süvi, Ahmed Midhat Efendi, semseddin Smi, Muallim Nci, isi ilm ölçüler içinde halletmek için, çesitli fikirler ileri sürmüslerdir.
Bundan sonra, artik, dilde iki düsünce vardir: Bunlardan birisi; ilm
ölçüler içinde Türkçe'ye sahip çikmak; diGeriyse tasfiyecilik denilen dili fakirlestirme cereyanidir. Bunlardan birinci fikre, Türk DerneGi mensuplari ile Selnik’te Genç Kalemler sahip çikmislardir. Türk DerneGi “kullanilacak lisnin, en sde Osmanli lisni olacaGini” söylerken, Genç kalemlerse konustuGumuz istanbul lisanini istemektedir. Türk DerneGinin görüslerine Necip sim; genç Kalemlerinkine de Ali Cnib, Ömer Seyfeddin ve Ziya Gökalp üçlüsü önderlik etmislerdir.
Cumhuriyet devrinde, bir ara denenen, Türkçe olmayan bütün kelimeleri dilden atmak seklinde özetlenen ve Tasfiyecilik olarak isimlendirilen hareket, ortaya çikan vahim neticeleri sebebiyle terk edilmis ve 1936 yilindan sonra tasfiyecilik hareketlerine, kesinlikle iltifat edilmemistir. Hatt
Atatürk, Türkçe'nin eskiliGi ve baska dillerin kaynaGi olduGu tezinin neticesi olarak, Günes-Dil Teorisini ortaya atmis ve yabanci olduGu söylenen her kelimenin Türkçe olduGunu kabul etmistir. Bu durumda “Hangi dilden gelirse gelsin Türk Milletinin konustuGu her kelime Türkçe'dir” hükmü ortaya çikmistir.
Atatürk’ün ölümünden sonra ise, tasfiyecilik, yalniz dildeki kelimeleri atmakla kalmamis, ilim tanimaz bir yola da sapmistir. Türkçe'nin kendi kaide ve kanunlarina bile ehemmiyet verilmemis ve pekçok kelime uydurulmustur. Bu hareket, Türk Dil Kurumu’nun önderliGinde olmustur. Kurum, ilim disi bir yol takip ederek, pekçok dil
limini bünyesinden uzaklastirmis, halk aGzindan derlenen kelimeleri, Türk yazi diline mal edememis ve bu isi siyas devrimcilere birakmistir. 12 Eylül 1980’e kadar süregelen bu hareket, sonunda durdurulmustur.
KonusulduGu saha 19.878.368 km2 olan Altay dillerinin % 55,11’ini Türklerin yasadiGi yerler meydana getirmektedir. Türklerin yasadiGi saha, Avrupa kitasindan büyük olup, 10.955.840 km2'yi bulmaktadir. Bu sahanin büyük bir kismi, Asya topraklarindadir. DaGilan SSCB’nin % 37’sini teskil ederken, halen Çin topraklarinin da % 18’inde Türkler yasamaktadir. Bunun disinda Afganistan, iran ve Eski Osmanli topraklarinda ve Kibris’taki Türklerin nüfusu, büyük bir yek
n tutmaktadir (Bkz. Türk Göçleri).
TürklüGün bu daGinikliGi, eski çaGlardan beri böyle olup, genis vatanda yerlesmeleri ve pekçok kültür merkezleri meydana getirmeleri, Türkçe'nin pek fazla kardeslenmesine sebep olmustur. Ayni dilin, bu kadar coGrafya içinde bölgelere göre çesitli kollarinin tesekkül etmesi, bu sahayla uGrasan
limleri, Türk svelerinin tasnifi gibi güç bir problemin içine atmistir. Bu meseleyle ilk karsilasan, Kasgarli Mahmud olmustur. Bugün Türk svelerinin tasnifi üzerinde çalisan pekçok Türkolog mevcuttur.
Bu meselede
limlerin bir kismi coGraf özelliklere, bazisi ise Türkçe'nin yapi ve sesinden hareketle gramere dayali tasniflere yer vermislerdir. Radlof, Ramstedt, Samoyloviç, Liggeti, Baskakov ve Resid Rahmeti Arat’in tasnifleri, bunlar içerisinde ayri bir mevki isgal eder. Gerçekteyse, Arat’in tasnifi, bu hususta en uygun tasniftir.

 

TMUCUK

Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »